SARIKAMIŞ’TAN HABER VAR!

Ölmüş Rus askerlerinin elbise ve çizmelerini giyen arkadaşlarımız vardı... Muharebe sırasında atlar, katırlar da vuruluyor ve ölüyorlardı. Sonra bunların etlerini, ateş buldukça, pişirip yiyenler vardı. Derilerini soyup da çizme misali ayakkabılarının üzerine, dize kadar saranlar vardı.
Aşağı Kaydır

Eş hele bir dağları örten karı:

Ot değil onlar, dedenin saçları!

           (Cenk Şarkısı - M. Akif Ersoy)

“Pek yorulmuş ve na-tüvan düşmüş idik. Tam yayla üstünde keskin bir rüzgâr ve arkasından şiddetli bir tipi başladı. Bu andan itibaren göz gözü görmez oldu. Kimsenin kimseye muavenet etmesi ve hatta söz söylemesi, sesini işittirmesi imkânı kalmadı... Asker, enginlerde dere içlerinde, orman bucaklarında nerede kara bir nokta, nerede dumanı çıkar bir ocak gördü ise oraya saldırdı... Hala gözümün önündedir. Yol kenarında karların içine çömelmiş bir nefer, bir yığın karı kollarıyla kucaklamış, titreyerek, feryat ederek dişleriyle kemiriyor, tırnaklarıyla kazıyordu. Kaldırıp yola sevk etmek istedim. Nefer evvelki hareketini, feryadını, dişleriyle, tırnaklarıyla çabalamasını hiç bozmadı ve beni hiç görmedi. Zavallı tecennün etmişti! Bu suretle şu melun cümudiyeler içinde biz belki on bin kişiden fazla insanı bir günde karların altına bıraktık...” (Kaymakam Şerif Bey’in Anıları Sarıkamış, Arba Yayınları, 1998, s. 228)

Genel kanaat gibi  1. Dünya savaşının 1915 baharında sona ereceğini düşünen Osmanlı yönetimi, baharda yapılacağını düşündüğü barış masasına başarı kazanmış şekilde katılmak istiyordu. Bu amaçla Osmanlı harbiyesi bir an önce Kafkas Cephesi’nde harekata başlamayı arzuluyordu. Bu karar verilirken asıl düşmanın Ruslar değil ağır kış koşulları, yiyecek darlığı, giysi yokluğu ve ulaşım zorluğu olduğu bilinmiyordu ya da önemsenmiyordu. Barış masasına geç kalmama isteği, Allahuekber Dağları'nda, dondurucu ayaz altında aç, çıplak onbinlerce yiğidin şehit olmasına sebep oldu.

Sarıkamış Harekatı askeri ve taktik yönlerinden ziyade, yaşanan dram ile toplumsal hafızada yer edinmiş, yaşanan trajedi nesiller boyu aktarılan ve halen tazeliğini koruyan derin izler bırakmıştır.

Kimi Yemen kimi Harput,

Üzerinde ince bir çaput,

Avut yiğit gönlünü avut

Dizeleriyle türkülere döküldüğü gibi, askerde ne çaput vardı ne  kaput ne de çarık. Rize’nin Beyazsu köyünden savaşa katılan ve savaş sırasında esir düşen İrfanoğlu İsmail Efendi’den dinleyelim: 

Bizleri taburlara, bölüklere, mangalara ayırdılar. Elbiselerimizi değiştirip asker elbisesi giydirmediler. Birkaç gün sadece birer kaput ve başlık verdiler. Kendi ayakkabılarımızla dolaşıyorduk... Herkesin kaputu yoktu. Sivil kıyafetini giyenler de vardı. Kaputu olanların pantolonu sivildi, ayakkabıları da öyle. Memleketin sıcak bölgelerinden gelenler, bilhassa Suriye tarafından gelenler yazlık ve beyaz elbiselerle, mahalli kıyafetlerle gelmişlerdi. Onların bir kısmına kaput bile verilmemişti. Yürüyüş halindeki bir birlik, uzaktan bakıldığında renk cümbüşü halinde görünüyordu... Soğuk bir yanda, gıdasızlık bir yanda... Devletin sadece bir kaputu var üstümüzde, bir de başlık. Diğer giyimler ve ayakkabılar bizim sivilken giydiklerimiz. (İrfanoğlu İsmail Efendi’nin Esaret Yılları Hatıraları, Tebliğ Yayınları, 2011, s.28-36)

Giyecek yok, yiyecek yok, içecek yok; asker kar suyunu eritip içmekte. Bir yandan zemherinin ayazı buz kesmekte, diğer yandan askere kuru umut verilmekte. Asker giysi, yemek ve ateş beklemekte... 

Bu çaresiz bekleyişi, “Bu yaz, iki alayımızla Yemen’den buraya nakil olduk. Yola koyulmamızdan dört ay sonra buraya ulaştık ki Arabistan’ın cehennemi sıcağı Köprüköy’deki ayaz yanında nimet-i ilahi imiş. Burada çadırın perdesi buza kesmiş oğlak kulağı gibi kırılmakta ve kopmakta... Kumandanımız, gelecek cuma Başkumandan Enver Paşa Hazretleri’nin teftiş ve hücum için geleceğini müjdeledi. O gelinceye kadar da yün içlik, çorap ve paltoların verileceğini ve Yemen yazlıklarını atacağımızı müjdeledi... Başkumandan Paşa Hazretleri’nin gelmesi ile Moskof’un kahrolacağından ve kâfirin karşımızdaki tepelerde geceleri seyrettiğimiz ocaklı ve mutfaklı karargâhlarını ele geçireceğimizden subaylarımız çok emin. Şafak söktüğünde 2059 rakımlı Kızkulağı Tepesi’nden Moskof obüs yağdırır... Gece bastığında, tepelerdeki Moskof ocaklarının ateşi gözlerimizdeki ayazı tandır közüne tebdil eyler. Başkumandan Paşa Hazretleri acele gelse ki ateşe kavuşsak” diye nakleder bir yiğit, kum çölünden kar çölüne hikâyesini anlatırken… (Taşyürek Muzaffer, Bir Hüznün Tarihi, Sarıkamış, Hazine Yayınları, 2013, s. 111-112)

Donarak ölmek... Ölümlerin en güzeli, en tatlısı...

Önce üşüme... Sonra titreme... Ayaklarda başlar uyuşukluk, parmak uçlarında kızarıklık... Peşinden karıncalanma hissi... İğnelenme başlar hafif hafif en uçlarda... Tatlı bir uyku bastırır her yanını... Sönük bakışlar, büyümüş göz bebekleri. Ardından halüsinasyonlar başlar. Sonra bilinç kaybı... Tatlı, derin ve ebedi bir uyku... 

Ercişli Onbaşı İhsan, bir ara önünde yürüyen arkadaşının davranışlarında bir anormallik sezdi. Hareketleri hantallaşmaya başlamıştı. Gözleri yarı kapanıktı. Arkadaşını dürtünce aldığı yanıttan tipik donma sürecine girmiş olduğunu anladı: “Bırak beni, bırak... Çok uykum var, uyumak istiyorum.” Onbaşı İhsan, açılması için onu tokatlamaya başladı. Sorular sorup konuşturmaya çalışıyor; yüzüne, alnına vuruyor, sırtına yumruklar atıyordu. Biraz sonra sorularına yanıt alamaz oldu. Katılaşan kasları bilinçsiz adımlarını paytaklaştırmıştı. Çarığı görünce donmanın ayaklarından başladığını düşünerek onu karların üstüne yatırdı. İnce çarıklar içine dolan karlar vücut ısısıyla erimiş, sonra artan ayaz nedeniyle yeniden donmuş olmalıydı. Çarıkları kaskatıydı. Çorapları da çarıklara yapışarak donmuştu...  (Müderrisoğlu, Alptekin, Sarıkamış Dramı, Bilgi Yayınevi, 2015, s.314- 315)

Felaket kimseyi ayırmıyor; er, erbaş, komutan fark etmiyordu. Doğa herkese eşit davranıyordu. 

Sarıkamış harekâtının başarısızlıkla sonuçlanmasından kısa bir süre sonra Doğu Cephesi’ne atanan ve akabinde esir düşen yedek subay Faik Tonguç zorlu yürüyüşü, “...Artık adım atacak halim kalmadığı için, kar üstünde boylu boyuna uzanıp kalıyordum. Açlık, hastalık, uykusuzluk, yorgunluk hepsi bir arada beni bitirmişti. Elimi kolumu hareket ettirmekten aciz, uzandığım sırada göğsümün üstünde kılıç kılıfının zorlamasını, Eşref’in cesaret verici sözlerini duyuyor, yeniden yola koyuluyordum. Her 15-20 adımda bir halsiz kalıyordum. Eşref’in müdahalesi olmasa, vücut sıcaklığımın sıfıra düşmesi için beş dakika yetecekti. Zaten kar üzerine uzanır uzanmaz, gözlerim kapanıyor, tatlı ve ebedi bir uykuya karşı direnemiyordum” sözleriyle anlatmaktadır. (Tonguç, Faik, Birinci Dünya Savaşında Bir Yedek Subayın Anıları, Türkiye İş Bankası Yayınları, 1999, s.43-44)


Giysi Ganimet, Mekkâre Azık

Sert iklim koşulları ve yokluğa asker  cephede çareler aranmakta…

“Muharebe başlangıcında, birkaç gün, karavana çıkarıldı bize. Ondan sonra karavana işi unutuldu. Kuru gıda verildi. Bir zaman geldi ki kuru gıda dahi bulamaz olduk. Bir yandan kar yağıyor, rüzgâr fazla, soğuk müthiş. Ne bulursak yiyorduk. Kuru ekmeğe şükrediyorduk. Ölmüş Rus askerlerinin elbise ve çizmelerini giyen arkadaşlarımız vardı. Zabitler de asker gibi yiyecek sıkıntısı çekiyordu... Muharebe sırasında atlar, katırlar da vuruluyor ve ölüyorlardı. Sonra bunların etlerini, ateş buldukça, pişirip yiyenler vardı. Derilerini soyup da çizme misali ayakkabılarının üzerine, dize kadar saranlar vardı... Aramızda Arap asıllı askerler vardı. Kaputlarının altında fistan giyiyorlar. Erzurum yaylasının karlı soğuğunda fazlasıyla telef oldular.” (İrfanoğlu, s. 41-42)

Beyaz Örtü Kefen, Yağan Kar Mezar

Yerde yatar Mehmet; kucağında namusu bildiği tüfeği, yüreğinde vatan aşkı, geride yâri. Donan toprağa kazma işlememekte, şehit toprağa kavuşamamaktadır. Beyaz örtü kefen, yağan kar mezar olmuştur şehide. Karlar erir, yürek sızlatıcı manzara ortaya çıkar: 

Harekâtın devam ettiği günlerde hüküm süren şiddetli kış ve zorlu yürüyüşler, Türk birliklerinin şehitleri defnetmesine bile fırsat vermemişti. Soğuğun şiddetiyle donan toprak, kaya gibi sertleştiği için zaten yorgun olan askerler, şehit arkadaşları için birer mezar bile kazamamışlardı... Nisan ayı başlarında karların erimesiyle birlikte açığa çıkan şehit naaşları vicdanları sızlatıcı bir hal almaya başladı... Bahtsız Türk köylüleri şehit kardeşlerinin cenazelerini dağ başlarından topladılar ve kazdıkları mezarlara defnettiler. (Taşyürek s. 273)

Gizli Düşman; Tifüs

Osmanlı ordusunun kıştan ve Rus’tan başka bir düşmanı daha vardır. Aşırı kalabalık, kötü temizlik koşulları, giysi yokluğu bir düşman daha yaratmıştı; Tifüs.. İşte bu ölümcül hastalık, banyo yapamamış, temizlik ve sıcak görmemiş, tıbbi malzemesi yetersiz, aç ve açıktaki Osmanlı ordusunun soğuktan sonraki en büyük düşmanı olmuştu: 

Çamur içinden çıkarılmış bir hasırı dört kat yaparak içine girip yatıyordum. Her tarafımızı sarmış olan haşarat dayanılmaz hal alıyor, ayıklamakla bitmiyordu. Dolaklarımın içinde taşıdığım kaşığın sapını ateşte kızdırarak, elbisenin dikiş yerlerine sıvaşmış olan bit yumurtalarını yok etmeye çalışıyordum... İstanbul’dan ayrıldıktan sonra ilk defa olarak pantolon ve ceketimi çıkartarak yattım. Hastalığım zamanında bile elbisemi çıkartmak kısmet olmamıştı. Üç aydır çamaşır bile değiştirmemiştim. Birkaç defa çamaşırımı suda ıslatarak kar üstünde bırakmıştım. Bundan maksat, elbiselerimde pek bol bulunan zararlı haşeratın donmasını temin etmek ve geçici de olsa bunlardan kurtulmaktı. Fakat bu usulle bitler donup ölüyor, yumurtaları yine canlı kalıyordu. Dikiş yerlerindeki bu yumurtacıklar vücudun sıcaklığı ile canlanmaya başlayınca, büyükleri aratacak derecede şiddetle küçücük hortumlar faaliyete geçiyor, canımızı yakıyorlardı. Bit belasından kendilerini yüksek rütbeli subaylar bile kurtaramıyorlardı. (Tonguç, s.48-58)

Bugün sıcak evlerimizde, pencereden kar yağışını izleyip çayımızı yudumlarken, Sarıkamış ayazında aç ve açıkta, bir kuru ekmek, sığınacak bir ahır bulamayan ama bir an için bile geri dönmeyi düşünmeyen şehitlerimize saygı ve minnetle…

Diğer Makaleler